Sosyal İnovasyon – SIX Wayfinder İstanbul

14-15 Mayıs’ta İstanbul’da Zorlu PSM’de gerçekleştirilen SIXWay finder- ‘Sosyal Inovasyonun Gelecek 10 yılı’ konulu etkinliği 26 ülkeden katılımcıyla gerçekleşti, oldukça enerjik, samimi, toplumda pozitif değişim yaratan liderler ve değişim yaratma arzusunda olanların karşılıklı fikir alışverişlerini yapabildiği, iş birliklerin  oluşmasına ortam yaratabildiği bir süreçte geçti. Bu iki günde sabahtan akşama kadar sosyal inovasyon düşüncesine kafa yoran konuşmacılarla sabah tek oturumlar ve öğleden sonra paralel oturumlar yapıldı, açık alan teknolojisi ve balık kemiği gibi toplantı teknikleri içinde interaktif bir ortamda katılımcıların da dahil olduğu etkileşimi yüksek atölye çalışmaları yer aldı.  Tek bir yazıya sığmayacak bu etkinlikten ben de ana başlık olarak kalanlardan birkaçını paylaşmak isterim.

Sosyal etki oluşturmada sosyo-kültürel değerleri göz ardı etmemenin ne kadar önemli olduğu dikkat çekiciydi. Konuşmacılardan Charles Leadbeater’ın (uluslararası bağımsız inovasyon danışmanı) verdiği örneklerden biri; Amerika’da 1916 yılında ilk doğum kontrol kliniğini açan hemşire Margaret Sanger’in bu girişiminin altında New York’un aşağı doğu yakasında kontrolsüz doğurganlık, yüksek oranda anne ve çocuk ölümünü gözlemlemesi yatmaktaydı ve her kadının ailesini planlamaya hakkı olduğunu savunmaktaydı.  Ancak, bu görüşün hapis cezasına kadar giden bir hikayesi olmuştur. O zamanın toplumu içinde muhafazakar aileler tarafından doğru bulunmayan bu girişim karşısında Margaret Sanger çok sert bir tepki almıştır. Oysa sosyal değişimi yaratmanın tohumlarını atmış olan bu kişi toplumun normlarına ve kabul gören düzenine karşı tek başına bir duruş sergilemiştir. Özgür seksi destekleyeceğine inan ve dini kurallara aykırı olduğunu savunan çoğunluğun karşısında kadınlardan destek almaya başlayan Margaret Sanger’ın bu girişimi, feminist akımı sayesinde yıllar içinde gittikçe ivme kazanmıştır.

Bu hareketin büyümesi ile beraber bilim dünyasında da doğum kontrol hapı üzerine çalışmalar başlamıştır, 1950’lerde doktor Gregory Pincus bu araştırmanın öncülüğünde bulunmuştur ve  1956 yılında yasal düzenlemeyle piyasada satışına izin verilmiştir. Geliştirilen doğum kontrol haplarının daha geniş kitleler tarafından kabul görebilmesi için toplumun hassasiyeti göz önüne alınarak özgür seksi temsil edebilen imgesi yerine ‘doğum kontrol yolu ile ailelerin çocuklarına daha kaliteli bir gelecek sağlayabileceği’ imgesi vurgulandı. Gerçekten de bu sihirli bakış açısı doğum kontrol haplarının muhafazakar çevreler tarafından da kabul edilir olmasını sağlamıştır.

Charles Leadbeater verdiği bu örnek ile ilk adımı oluşturan herhangi bir sosyal girişim hareketinin başka insanları da harekete geçirebilir olması gerektiğinden ve aynı zamanda yavaş yavaş büyüyen desteğin ivmesinden yararlanarak toplumda ve politikalarda kabul görmesi için toplumun kültürel değerlerini iyi okuyup bu değerlere göre sosyal değişim için ortam hazırlanılmasının kritik öneminden bahsetti. Nasıl ki doğum kontrol hapına ABD’de Gıda ve İlaç Dairesi tarafından yasal izin verilmesi çok kolay olmamıştır, yıllar almıştır ama bu süreçte çocuklara daha kaliteli bir gelecek sunma düşüncesini referans alarak doğum kontrol haplarının kabul görmesi ve yasal satışına başlanması ile ekonomik boyutunu da içine alan büyük bir sosyal etki yaratmıştır.

Diğer bir konuşmacı, sosyal girişim kuruluşu olan Tides Network ‘un CEO’su Kriss Deiglmeir sosyal inovasyon ile ilgili Dünya’dan verdiği örneklerde şirketlerin farklı rollerde sosyal etkiye nasıl katkı sağladığından bahsetti. Aşağıdaki gibi bir sınıflandırmayı görmek kurumların faaliyetlerini hangi şemsiye altında gerçekleştirdiğini anlamak adına şeffaflık sağlamakta.

  • (Corporate Philanthrophy): Hayırsever kuruluşlara bağışta bulunan veya kendi bünyesinde vakıf gibi yapılar kurarak bu kanaldan yardımseverlik çalışmalarını gerçekleştiren kurumlar (örnek; Zorlu Vakfı gibi)

 

  • (Corporate Volunteering) – çalışanların mesai saatleri içinde kısmi olarak sivil toplum örgütlerinde gönüllü çalışmasını teşvik eden veya ürettiği ürünlerden sivil toplum örgütlerine bağışta bulunan şirketler ( OKTA for good gibi)

 

  • (Corporate Marketing)- sosyal fayda alanında toplumda farkındalığı genişletmek ve yükseltmek için tanıtımlar yapan şirketler (BEKO gibi)

 

  • (Strategic Philanthrophy) – İş hedeflerine, bilgi ve beceri birikimine uygun hayırseverlik çatısı altında gönüllü işlerde faaliyet gösteren kurumlar (CISCO Network Academy gibi- Dünya çapında yaygınlaşmış ve Bilgi Teknolojileri üzerine eğitimler vermekte)

 

  • (Business Integration) – yaptığı işi ve ürettiği ürünleri çevre ve sosyal fayda adına sürdürülebilirlik odağında entegre ederek piyasa faaliyetlerinde bulunan şirketler ( örnek; Unilever)

 

  • (Business Growth as Social Leader) – bulunduğu bölge içindeki insanları da dahil ederek iş modelleri yaratan şirketler ( örnek; //Cemex- bu şirket ekonomik açıdan dez avantajlı grupta olan ailelere kendi evlerini yapabilmeleri için nasıl ev yapılacağına dair eğitim vermekte ve malzeme sağlamakta )

 

  • (Business with Social Mission) -sosyal bir misyondan doğan şirketler , iş yapmayı çevresel ve sosyal sorunları çözmek için bir vasıta olarak görürler (örnek; Method https://methodhome.com/)

 

Etkinlikte diğer bir paylaşım da David OReilly’in ‘Herşey’ isimli animasyonuydu, kısa olmasına rağmen etkileyiciydi. İnsanın doğası gereği herşeyin odağına kendini merkeze koymasından dolayı bir algı yanılması içinde Dünya’da hareket etmekte olduğu ve bu algıyı kırabilecek ‘Evrende herşey olabilme potansiyeli taşısaydık ne olurdu?’ gibi bir soru sorarak mesela bir böceğin gözünden veya bir taş olarak mikro ölçekte veya makro ölçekte galaksiler arasından bakıldığında algımızın nasıl değişebileceğine dair bizi düşündürten bir animasyondu. Bu video,  aslında bir doğa simülasyonu yapan bir oyunun tanıtım videosu olmakta. Oyunda, evrende çok küçük bir şeyin çok büyük birşeye etki edebildiğini, herşeyin birbirine ihtiyacı olduğunu vurgulamakta.

Bu animasyon ister istemez ilginç bir doğa olayını akla getirdi; likenler ( su yosunu ve mantarın ortak yaşamından ortaya çıkan bitkimsi bir tür) taşların ve ağaçların üzerinde küçücük lekeler halinde yayılmış halde görünürler ve kayaların içlerine doğru da yol alırlar, çok uzun bir zaman içinde içten içe kayaları çatlatarak parça parça haline getirebilirler. Bu parçalar nehirler aracılığı ile denizlere ulaştıktan sonra deniz tabanına doğru sürüklenirler, daha fazla suyu çekebilen toprak parçaları haline dönüşürler ve deniz tabanının yumuşak bir zemin haline gelmesine izin verirler. Deniz tabanın altında derin çatlaklar da varsa bu yumuşak noktalardan yukarılara doğru sızan magmanın kolaylıkla tabanı delip suyun içine ve oradan yeryüzüne çıkmasına sebep oluştururlar ki likenden başlayan bu zincirleme olaylar, okyanuslarda volkanik patlamaları sayesinde deniz üstünde adacıkları meydana getirirler.

Dolayısıyla, liken sabırla bekleyerek okyanuslarda kara parçalarını oluşturabilme gücünü taşıyabiliyorsa ister birey ister kurum olarak toplum faydasına yarattığımız çok küçük gibi görünen bir sosyal etkinin er ya da geç daha büyük bir hareketin tetikleyicisi veya tohumu olması büyük bir olasılık taşır.

Özetle; uluslararası platformda profesyonel geçmişleri ve deneyimleri farklı olan kişilerin ve kurum temsilcilerinin bir araya gelerek pozitif sosyal değişim için sosyal konular üzerine sorular sorması, çeşitliliğin getirdiği farklı bakış açılarından doğan fikirlerin alışverişi, eyleme yönelik niyetlerin oluşması gibi özel bir atmosfer içinde bir etkinlik gerçekleşti ki gelecekte beraberce sosyal inovasyon için yapılacak işlerin devamlılığını ve hareketliliğini destekleyen bir iki gündü.

Etkinlikle bağlantılı bazı kaynak siteler:

 * http://imece.com/

* https://www.sixwayfinder.com/

* https://socialinnovationexchange.org/

 

Dilek Ekşi Bilgin

bilgi@hayyal.com

dilek_eksi@yahoo.com

(*) Her haklı saklıdır, izinsiz veya referans verilmeden alıntı yapılamaz, kopyalanamaz.

 

 

 

Tarih: Haziran 10, 2018 Gönderen: Yorum: 0

Sünger gibi olmak!

Gözleriniz kapalı avucunuz içinde bir süngerin dokusunu hiç hissettiniz mi? Kuru bir sünger ile ıslak bir sünger arasındaki farkı merak ettiniz mi? Her süngerin ayrı bir dokusu olduğuna dikkat kesildiniz mi? Sünger kelimesi belki ev temizliğinde kullandığımız süngerleri ilk akla getirebilir ki o da mümkün. Çok azı göllerde ve çoğunlukla denizlerde yaşayan bir hayvan olan sünger, farklı geometrik şekillere ve değişiklik büyüklükteki gözeneklere sahiptir. İskeletleri kalsiyum karbonat veya silisyum olabilmektedir.

Gözeneklerinden suyu emen ve emdikçe daha bir yumuşayan ve avucumuz içinde farklı formlara girmeye hazır hale gelen bir sünger ne gibi izlenimler çağrıştırabilir?

Avucumuzun içindeki süngeri, süngerimsi bir beden olduğumuz imgesine dönüştürebilir miyiz? Böylece, sadece burnumuzdan değil her yerimizden nefesi alıp verebildiğimizi hayal edebilir miyiz? Bedenin bilinçli nefes ile uyanması, nefesin bedende yol alması ile esnekliğini ve yumuşaklığını arttırabilmesi çabasız bir çaba gerektirir gibi. Buradaki çabasızlık ifadesi bir anlamda şahit olmak tanımını taşıyabilir. Nefesin atımını, derinliğini genişliğini duyumsamak, beş duyuyu uyanık tutmak … Tüm bu işler olup biterken gözlemci kalabilmek ve iç alemimizden bir buğu gibi yükselen imgelere, seslere, kokulara veya bir ana şahit olmak, iç sahnemizin istemimiz dışında – bazen birden, bazen boşluklar bırakarak- değiştiğini fark edebilir olmak. Çaba sürekli bir yapma durumunu ister ki düzenli olarak bilinçli nefeste kalmak ve süreklilikte iç dünyamıza şahit olabilmek bize bir sünger gibi esneklik verebilir ve bize doğrudan gelen basınçları daha rahat dengelememizi sağlayabilir.

Tekrar süngere dönecek olursak nefese odaklanmak için bazı imgeleri anahtar gibi yanımızda taşıyabiliriz. Herkesin evinin anahtarı farklıdır, o yüzden kendi sevdiğiniz imgelerin izini sürmek nefese dönmenizi hatırlatan bir anahtarınız anlamına gelebilir.

Düşünce akışımızda bu yazının şu ana kadar bize verdiği izi kırmak adına şöyle de bir örnek verelim; ayaklarınıza baktığınızda ayaklarınız süngere benzeseydi, bükümlü, kavisli, bombeli veya yassı şekli olsaydı ve süngerin gözenekleri kadar büyük gözenekleriniz olsaydı nasıl yürüyebilirdiniz ve nasıl bu delikli yapıyla deneyim yaşardınız? Öncelikle herkesin ayakkabı formu kişiye özel bir tasarımla olurdu herhalde! Veya ayakkabı içinde tutmak yerine bırakın ayaklar özgür mü olsun derdik, kimbilir! Zihninizin size nasıl cevap verdiğini bu satırlara devam etmeden bir an durarak dinlemeye çalışabilir misiniz? Eğer hoşnutsuz cevaplar geldiyse ‘ya bu süngerimsi ayaklarla suyun içinde olsaydınız işinize yarayabilir miydi?’ tekrar kendinize bir sorun!

Bir sünger gibi nefesi bedenin her noktası ile alıp verdiğimizi hatırlamak ama diğer taraftan odağımızı daraltarak ayaklarımızın ve hatta dizlerimizin gerçekten bir sünger olduğunu hayal etmek. Bir süngerin bizde bıraktığı belki de hem olumlu, hem olumsuz ve farklı izlenimleri tanımlayabilmek küçük bir oyun! Bu oyun içindeki imgelerin zihnimizi nasıl meşgul ettiğini farkedebilmek ise oyunun kendi gerçekliği olabilir mi, ne dersiniz?

 

(*) Her haklı saklıdır, izinsiz veya referans verilmeden alıntı yapılamaz, kopyalanamaz.
Tarih: Mayıs 7, 2018 Gönderen: Yorum: 0

Dönme Hali- Bir Meditasyon Sonrası

Dans eden bir kadın eteği burkularak kâh yükseliyor kâh iniyor. Nefes alan etekte toplanmış yıldızlar, ay ve güneş; bir doğuyor, bir batıyor. Yüzgeçleri parıldayan yunuslar, çiğ taneleriyle yıkanmış çimenler, siste kaybolan uç uç böcekleri, toprağın altında evini yapan köstebekler, su izi arayan çöl derbederi, pin pon topları gibi tavada zıplayan yağ tanecikleri, metroda sırt sırta vermiş insan yığınları…hepsi hepsi dönen ve dans eden etek üzerinden akıp gidiyor, bir filmin sahneleri gibi…

O zaman bu eteğin dansını farkeden kim?

Dönüşün merkezinde olan ta ki bir sokağın çıkmaz sokak olduğunu farkedince duvarı indirip tuğlalarından yeni bir yol yapacak gücü buluyor. Bu güç, eteğin uçlarını bir kendine çekiyor,  bir kendinden uzaklaştırıyor. Herşey bu merkezin belleğinde, istediğini çiçekler gibi eteğe dağıtıyor, istemediğini saklıyor.

Mehrunnisa Dilek

(*) Resim: Maryam Mughal

Tarih: Mart 27, 2018 Gönderen:

İzmit Samanlı Dağları Kundalini Yoga ve Trekking

Hafta sonu yapılacak Kundalini yoga kampı ve trekking aktivitesi, beden ve zihin üzerine uygulamalı pratikler yapılarak zamanı yavaşlatacağımız ve kendimize alan açacağımız derin bir dinlenme durağı olacak.

Kundalini yoga bir dönüştürücüdür, zihni ağırlaşmış ve hantallaşmış halinden çıkarır, daha duru ve berrak görüşe doğru yönlendirir, alacağımız kararlarda iç görümüzü duymamızı sağlar. Bir kundalini yoga çalışmasına girmek bile hayatımızda farklı bir tad bırakır ve düzenli yapıldığında bizi hayata karşı daha kuvvetli hale getirir. Bu nedenle, hiç deneyimi olmayanlara da açık bir aktivite olacaktır.

21 ve 22 Ekim tarihlerinde yapılacak çalışmanın rehberlik ve lojistik detayı aşağıdaki gibidir.

Hareket Noktaları:

06.30 İncirli Alfemo önü                                                                                                                                                  06:45Mecidiyeköy Teknosa önü                                                                                                                                      07:10Kadıköy Evlendirme dairesi önü 

Ayrıca, gidilecek yolun güzergah noktalarından alınma opsiyonu bulunmaktadır.  

1 gün :

İzmit Yuvacık’ta yer alan Servetiye – Aytepe parkurunun doğal güzelliği size Karadeniz’i hatırlatacak, normal şartlarda  2-2,5  saat sonra Yuvacık’a varıyoruz. Geç kahvaltımızı bir nevi brunch olarak alıyoruz. Ardından odalarımıza yerleşiyoruz. İsteyenlerle Samanlı Dağlarının güzel doğasında orta uzunlukta (3-4 saatlik) bir yürüyüş yapıyoruz.

Yürüyüşe katılmak istemeyenler için alternatifler;

  • Theta Healing Şifasına katılabilinir ve negatif düşüncelerle ilgili şifalanma çalışması yapılır (örneğin; kedi, köpek gibi hayvan korkusu veya yalnızlık korkusu gibi…) veya
  • Doğa içindeki tesiste zaman geçirilebilir.

Yürüyüş sonrası kısa bir dinlenmeden sonra ve akşam yemeği  öncesi iki saatlik kundalini yoga çalışması ve derin meditasyon yapıyoruz.

Yemeğimizi sessizlik inzivası içinde yiyiyoruz ve meditatif zihin ile odalarımıza çekiliyoruz.

2.Gün :

Sabah erken bir saatte kundalini yoga çalışmasına başlıyoruz, ardından harika kahvaltımızı tamamladıktan sonra arzu edenlerle Theta Healing çalışmasını tekrarlıyoruz.

Akabinde, tesisten ayrılıyoruz ve rehberimiz eşliğinde (3 veya 3,5 saatlik bir yürüyüş ile)  orman içinde bölgenin başka bir doğal rotasını keşfediyoruz. Yürüyüş sürecinde mola verildiğinde müzik ve mantralar eşliğinde yarım saatlik bir çember oluşturuyoruz. Yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Yürüyüş sonrası en geç 19:00 veya 19:30 gibi Istanbul’a varacağımız yola çıkıyoruz.

Konaklama :

Aytepe Parkı Ahşap ve Taş Evleri- Bungalowları— Temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak donanımdadır. Bütün evlerde duş tuvalet mevcuttur. Dublekslerde, çatı katındaki yatakların bazıları yer yatağıdır. Asgari 2 kişi olmak üzere 3-4-5 kişi aynı evde kalabilecek yatak kapasitelerine sahip evler mevcut.

Ücret Kapsamında Olanlar:

  • Ulaşım (İstanbul’dan alındığınız noktadan aynı noktaya bırakılıncaya kadar )
  • Profesyonel Doğa Rehberliğinde trekking
  • Profesyonel Tur Şirketinden Lojistik Destek
  • Profesyonel Yoga Eğitmeninden Yoga Çalışması
  • 1 gece Aytepe Park Evleri konaklama
  • İlk gün yürüyüş sonrası hafif aperatif ikramı
  • 1 akşam yemeği
  • 2 köy kahvaltısı
  • 1 öğle yemeği
  • Sigorta

Ücret Toplam: 620 TL ( 14 kişi ve üzeri), 740 TL (minumum 7 ile 13 kişi arası)

Ön Ödeme : 255 TL (havale, eft veya nakit kabul edilir)

  • Katılmak isteyenlerin en geç 1 Ekim’e kadar ön ödeme ile rezervasyonlarını kesinleştirmesi beklenmektedir. Ön Ödeme ile rez. kesinleştirdikten sonra geri kalan ödeme için Kredi kartı kullanmak istenirse ödeme alternatiflerini sorabilirsiniz.
  • Yerlerimiz kısıtlı olduğundan rezervasyonlarını kesinleştirilenler öncelikli olacaktır.
  • Kontenjanımız max 17 kişi ile sınırlıdır.
  • Aktivitenin erteleme durumu doğarsa ön ödeme yapanlara geri ödeme yapılacaktır.

Ücret Kapsamında Olmayanlar:

  • Profesyonel sertifikalı eğitmeninden Theta Healing çalışması (grup seans ücreti (min: 4 kişilik gruplarda kişi başı: 100 TL, teke tek özel seans için kişi başı 150 TL)- çalışma süresi 45 dakika ile 60 dakika arası değişmektedir.
  • Pazar İstanbul’a dönüş yolunda opsiyonel akşam yemeği
  • Kişisel Harcamalar

Yemek:

Her durumda vegan veya vejeteryan olanların önceden bilgilendirmesi gerekmektedir. Bu bilgiye göre menü içeriği farklılaştırılabilir. Normal şartlarda, menüde balık, köfte ve yumurta ürünleri vs. bulunabilir.

Yanımızda Kesinlikle Bulunması Gerekenler:

.: Mevsim koşullarını düşünerek giyinin (yağmurluk,polar  şapka,güneş gözlüğü, vb.)
.: Ínceden kalına doğru bir giyimi tercih edin…(tişört,polar,yağmurluk vb. Lahana gibi 🙂
.: Ayakkabınız yürüyüşe uygun olsun. Bilekli  bot ve altı lastik tabanlıları tercih edin.
.: Küçük bir sırt çantanız bulunsun
.: Mutlaka yedek giyim, çorap ve ayakkabı alın
.: Yanınıza, su ve enerji verici yiyecekler (kuru meyve, kuruyemiş  alabilirsiniz)
.: kullanıyorsanız mutlaka  ilaçlarınız (alerjikseniz, alerji ile ilgili ilaçlarınızı unutmayın)
.: Fotograf/Video çekiyorsanız yeterince ekipman, yedek pil almayı unutmayın

En önemlisi yoga matınızı getirmeyi unutmayın! Ek olarak; Yoga çalışmalarında üzerinize örtebileceğiniz bir örtü veya şal da ihtiyaç olacaktır. 

Tarih: Eylül 22, 2017 Gönderen:

Kundalini Yoga’nın Doğası

Yoganın düzenli yapılması sonucu bedeni hoş bir forma sokması ve belli bir esnekliğe kavuşan bedenin yapılamaz gibi görünen bazı hareketleri yapmaya izin vermesi öncelikli olarak yogayı cezbedici kılabilir.

Yogaya başlama nedeni, bedeni güzel bir görüntüye kavuşturmak olan birine bir motivasyon ve tatmin verebilir, bu gayet doğal bir istek olmakla beraber yoganın vermek istediği sadece bedensel bir ışıltı değildir. Bedende saklı olan duyguların serbest bırakılışını deneyimleme ve yoganın bir parçası olan meditasyonlarla zihin berraklaşmasına erişmeye eğilimli pratikler yoga çalışmalarını derinleştirir.

Yogaya ilk başlayanlara yoganın gerçek anlamını hissettirebilmek kolay değildir, yoga eğitmenlerine bu noktada çok iş düşer.  Aynı zamanda, başlayan kişinin de düzenli devam etmesi gerçek farkındalığın kazanılmasını her zaman garanti etmeyebilir ancak disiplin bir ön koşul.

Her yoga farklı açılardan insan yapısını katman katman ele alır. Tüm yoga çeşitlerinin varmak istedikleri hedef aynı olsa da yolları farklıdır.

Kundalini yoga, yukarıda bahsettiğim cazibe konusunda çok ön planda görünmez, ancak bilinci yükseltmek adına oldukça hızlı ve güçlü bir potansiyele sahiptir. Bütünsel bir yaklaşım içindedir. Hareket serilerini yaparken aynı zamanda pranayama ve mantralar aracılığı ile sesin kullanılması en önemli özelliklerindendir. Çoğunlukla bir devinim vardır. Hayatın ritminin, bu devinimin içinde devam ettiğini hatırlatır gibidir. Kol açıları veya el parmaklarının baskı noktalarıyla çok basit gibi görünen hareketler çok kısa sürelerde bile yapıldığında sinir sistemi, hormon sistemi üzerinde hızlı pozitif etki oluşturabilir. Basit görünen hareketlerin içinden geçildiğinde basit anlamını tekrar sorgulatır. Bir hareketin belli bir periyod içinde sabırla tekrarlı yapılması zihni eğitmek içindir, böyle olduğu hemen anlaşılamayabilir.

Bir ritüel içinde çalışma başlar ve biter; ‘Ong Namo Guru Dev Namo’ mantrası ile açılır ve ‘Sat Nam’ diyerek bitirilir. Bu kadim bilgiyi bize ulaştıran altın zincirdeki tüm yogileri selamladığımız ve ‘Hakikat benim asıl kimliğim’ diyerek hakikatimizi görebilmemiz için bir niyet koyduğumuzu ifade eder. Bu ritüel ister istemez madde ile madde ötesinin birbirinin içinde olduğunu çarpıcı bir şekilde gösterir.  Katılımcıyı her çalışma beden ve tin arasında ince bir çizgide yürütür.

Düzenli kundalini yoga derslerine giren katılımcıların paylaşımları çoğunlukla enerjilerinin arttığına ve içsel deneyimleri üzerinedir. Bu deneyim öyle özel bir deneyim olabilir ki iç mutluluğu (birine veya bir dışsal nedene bağlı olmadan, tanımı kelimelere dökülemeyen bir hal) bulmak için kendini yollara vermiş olanların aradıkları, o kadar uzaklara gitmeye gerek kalmadan bir yoga matı üzerinde mekândan ve zamandan bağımsız o özel anı yaşayabilecekleri kendini bilme yolunda yanı başlarında durabilir.

Bazen bu deneyimler çok güzel de olmayabilir, geçmişin derinlere gömülmüş bir anın tekrar su yüzüne çıkmasına da sebep olabilir. İster bize hoş gelsin isterse rahatsız etsin, içimizden dışa doğru gelen her neyse iyileştirici ve aydınlatıcı bir özellik taşır. Ancak, geleni nasıl karşıladığımıza da bağlı!

Müziksiz Kundalini Yoga dersleri düşünülemez.  Her dersimizde artık bir klasik başlangıç müziği olan Mercan Dede’nin Nefes albümünden Napas : “https://www.youtube.com/watch?v=ydBx5xmeELs”>

Sevgi, Ahenk ve Güzelliğe Doğru!

Tarih: Eylül 21, 2017 Gönderen:

Dragon Dreaming Proje Tasarım Atölyesi

Hayalinizi nasıl gerçekleştireceğiniz konusunda güçlü bir planlama ve tasarım aracı ‘Dragon Dreaming Proje Tasarım’ Atölyesi Mayıs 2018’de bir fırsat sunmakta. Ayrıca, Sürdürülebilirlik ve Ekoloji konularına ilgiliyseniz bu tasarım aracı kavramsal olarak da çok değerli bir yol haritası sunmaktadır.

Öncelikle ‘Dragon Dreaming Proje Tasarımı’ merak ettiyseniz bilgi sayfamızdan öğrenebilirsiniz. Daha detay için iletişim sayfamızdan bizimle bağlantıya geçebilirsiniz.

 

Tarih: Mayıs 3, 2017 Gönderen:

Işıldayan Beden ve Zihin için Kundalini Yoga

Parlak bir canlılıkta enerji alanımızı güçlendirmek etrafımıza bir çekim kuvveti oluşturur. Kundalini yoganın 8 haftalık çok özel bir çalışma serisi ışıldayan beden ve zihin için hazırlandı.

Bedenin alt üç çarkın (kök çakrası, karın altı bölgesi çakrası ve solar plexus dediğimiz güneş ağı diğer bir deyişle mide bölgesi etrafı ) içinde sıkışıp kalmış pranayı (yaşam enerjisini) yükseltip üst çarklara (kalp, boğaz, üçüncü göz ve başın üstündeki çark) doğru alabilmek ve bedende sağlıklı bir prana döngüsüne destek olmak bir çalışma olacak.

Amaç: İlişkilerin düzelmesine katkı, iç görüyü güçlendirerek sezgileri güçlendirme, bedenimizi saran manyetik alanımızı kuvvetlendirerek negatif enerjilerden korunma, ışıltılı bir auranın oluşmasına destek.

Bereket ve bolluk, sahip olduklarımızla değil, etrafa verdiklerimizle ölçülür. Bir gül kokusunu etrafa yayan katmer katmer açılmış noktaya geldiğinde büyük bir çekim kuvveti yaratır, kokusu ve gözalıcı rengiyle etrafa özel titreşim yayar. Biz de bu çalışmayla kendi iç potansiyelimizi kullanarak kendi titreşimimizi farketmeyi hedefleyeceğiz.

27 Eylül 2018’de başlayacak. Perşembe akşamları saat 19:30’da başlayacak olup bir buçuk saat sürecek ve haftada bir kez yapacağımız çalışma 8 hafta sürecek. Her bir haftanın özel meditasyonu olacaktır ve ilgili çalışmanın meditasyonu bütün hafta boyunca evde düzenli yapılması beklenir, meditasyonlar eğitmen tarafından takip edilecek. Tüm çalışmalara katılmak önemlidir. Her bir çalışma birbiriyle bağlantılıdır.

Erken kayıt indirimiyle 8 haftalık çalışma serisi 14 Eylul’e kadar Ücret: 750 TL , 14 Eylul’den sonra: 900 TL.

Minimum: 5 kişi ile başlayacaktır.

Not: Kundalini Yoga deneyimi hiç olmayanların en azından bir veya iki kez kundalini yoga dersine önceden girerek kundalini yoga hakkında genel bir izlenim alarak bu çalışmaya katılması tavsiye edilir.

Ön Kayıt ve İletişim için buraya tıklayınız.

Tarih: Nisan 24, 2017 Gönderen:

Pranayam Çalışması

Amaç: Duygusal Denge sağlama ve yoğun stresli günün gerginliğinden arınma için ideal bir çalışmadır.
Oturuş: Bağdaş konumunda oturulur. Omurga diktir. Boyun omurganın bir uzantısı olarak tutulmalıdır. Çene milimetrik ölçüde göğüs kafesine doğru indirilir, başın en sivir noktası gökyüzüne doğru uzuyormuş hissi ile oturulur.
Mudra: Sol el, sol dizin üstünde baş parmak ve işaret parmağı birbirine parmak uçlarından dokundurulur. Sağ el burun deliklerini kapatıp açacak şekilde fonksiyonu bulunacaktır.
Nefes: Sağ el, sağ burun deliğini baş parmakla kapatır, sol burun deliğinden derin nefes alınır. Sol burun deliği serçe parmağı ile kapatılır,sağ burun deliğinden uzunca nefes verilir. Tekrar sağ burun deliği baş parmakla kapatılır, sol burun deliğinden nefes alınır, sol burun deliği kapatılır, sağ burun deliğinden nefis verilir. Bu şekilde devam edilir.
Nefesler uzunca alınır ve uzunca verilir.
Gözler: Gözler kapalı, iki kaşın biraz üst noktasında doğru odaklanır. Çalışma boyunca bu odakta tutulmaya çalışılır.
Kapanış: İki el dizler üstüne getirilir. Gözler kapalıdır. İki burun deliğinden nefes alınır, kök kilidi yapılır. Sonuna kadar nefes alındığında nefes üç dört saniye tutulur ve nefes bırakılırken kök kilidi gevşetilir. Nefes sonuna kadar verilir ve hemen nefes alınmaz (üç dört saniye nefes alınmaz). Bu kısım üç kez tekrarlanır. En son olarak; 5-10 saniye normal nefes içinde kalınarak çalışma sonlandırılır.
Meditasyon süresi: 3 dakika,7 dakika,11 dakika veya 21 dakika olarak yapılabilir. Zorlamadan hangi süre yeterli geliyorsa o süre ile başlanmalıdır.

Tarih: Nisan 24, 2017 Gönderen:

Çöl, İnsan, Doğa ve Uyum: Yezd – İran

Çölün ortasında kurulmuş İran’ın kadim kenti Yezd’de ne rüzgâr başına buyruk, ne su, ne evler, ne de insanlar… Çetin koşulların hüküm sürdüğü bölgede yüzyıllar önce kurulan sürdürülebilir yaşam sistemi, doğayla nasıl uyum sağlanabileceğini günümüz insanına fısıldıyor…

Hangi çölün sesi kulaklarında bir fısıltıdır; fark ettirmeden çağırır seni? Daha fazla merak istersin gitmek için! Sonra bir an gelir, duramazsın, yola düşersin. Ne zaman varırsın çöle, merakını unutursun, kendine doğru bir katre yürümüş olursun ve tekrar hatırlarsın Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu: “Yalnızlığın kadarsın, yalnızlığın mis kokmalı!” Yanan bir tütsünün dansı gibi izlersin çölün mutlak sessizliğini, gecenin savrulan karasını. Ya ondan korkarsın, geri gider adımların ya da koşarsın ona doğru çeker seni içine, içersin yıldızların göz kırpmasını, büyülenmişçesine. Bu eşsiz manzaranın kokusu üstünde, çöl kokarsın buram buram, işte o zaman çölün anlatıcısı senin sesinde canlanır. Bir durak bulur kendine, bir varmış bir yokmuş ile başlar masalına. Ve Yezd açılır önüne…

Şehre kıt kanaat gelen su, ince hesaplar gerektiren bir planlamayla korunup “eşit” şekilde dağıtılıyor halka… Ne kışın ne de yazın susuz kalmıyor kimse. Kentin ortasından geçen nehrin sağına soluna dikilmiş selvi ağaçları yumuşatıyor bu sert kentin iklimini. Kimi zaman cılız da esse, rüzgâr başına buyruk değil burada. Mühendislerin kurduğu sistemle kulelere hapsoluyor. Hortum misali rüzgârı içine çeken yapılar, içerideki sıcak havayı da dışarıya postalıyor. Tıkır tıkır işleyen, asla bozulmayan bir sistem bu. Üstelik elektriğe olan bağımlılık oranı da “sıfır”. Çevre ile insanlığın uyumunun ne demek olduğunu lafla değil, icraatla anlatan bu şehirde güvercinlerin gübresi bile onların barınması için özel olarak inşa edilen evlerden toplanıp tarımda kullanılıyor. Gerek altyapının gerekse üstyapının estetik bir zevkle buluştuğu bu şehir, tahmin ettiğiniz gibi “Batılı” bir kent değil… Tam tersine; Doğulu. Bahsettiğimiz sürdürülebilir ve permakültürel yapı da yeni oluşturulmamış; yüzyıllar öncesine dayanıyor. Sizi daha fazla meraklandırmayalım. İran’ın kadim kenti Yezd’deyiz…

Unesco tarafından “Dünya Mirası” listesine alınan Yezd, Lut Çölü ve Büyük Tuz Çölü’nün kesişme noktasındaki vahaya kurulmuş kadim bir kent. Bu şehri öne çıkaran pek çok unsur var: Zerdüştlüğün kutsal merkezlerinden biri olması, eski İpek Yolu’nun kesiştiği yerde bulunması, zengin kültürü ve insan mozaiği, çöl koşullarının hüküm sürdüğü coğrafi yapısı… Bunlar üzerine pek çok şey yazılabilir. Ancak bizim bu yazıda üzerinde duracağımız konu, yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelen ekolojik yaşamın izleri… Yer çekim kuvvetini, rüzgârın hareketini, güneşin ısısını kullanarak ve ana malzeme olarak toprağı merkeze alarak zor doğa koşullarında sürdürülebilir bir yaşamın nasıl kurulduğuna şahitlik edeceğiz.

Su “Kanat”lanıyor

Önce “Su Müzesi”nden başlayalım… Kente yakın konumda bulunan Kaşhan’da konak mimarisine benzeyen bu ev sonradan müzeye dönüştürülmüş. Müzeyi gezdiğinizde insanların toprak seviyesinin 15-20 metre altında yaşamış olduğunu anlıyorsunuz. Çöl ortasında, rüzgârın dörtnala koştuğu bir ortamda yeşil bir vaha yaratmak için yapılar da yerel iklime göre tasarlanmış. Yeraltında sohbet odaları, bulaşık ve çamaşır yıkama odaları bulunuyor. Her bir odanın ortasına küçük havuzcuklar yerleştirilmiş. Eski evlerin çoğunda olduğu gibi burada da zeminden geçen su kanalları var. Bunlar “Kanat” denilen sistemlerle suyu evlere taşıyor… Kanat kelimesi, ilk duyduğumda uzun ve güçlü kanatlarıyla su yüklü bulut taşıyan dev kuşları hatırlatmıştı bana. Susuzluk çeken insanların yıllarca süren yağmur duasına koşan öbek öbek kuşların dünyanın öteki ucundan getirdikleri suları aşağıya boca etmesiyle halkın o andaki sevinci bir imge olarak belirmişti gözümde. Ama bu kanatlar başka elbette. Bu sistemi oluşturmak, o dönemde zahmetli bir beden gücü ve ciddi bir mekanik bilgi gerektiriyordu. Çölde, kilometrelerce uzaklıktaki kaynaklardan suyu şehre taşımak için yeraltından kanallar açmak, hem dikey olarak ve hem de yatay olarak toprağı kazmak, dik eğimli arazilerden geçen tünellerde suyun güçlü akışını yumuşatmak için yeraltına yapay şelaleler döşemek ve bu şelalelerde dönen su değirmenleri yerleştirmek kolay olmasa gerek. Yezd ve çevresinde 50 binden fazla kanat olduğu ve bazı kanatların suları 40 kilometreyi aşan kanallarla dağlardan yerleşim merkezlerine taşıdığı biliniyor. İşte Yezd’deki evler, örümcek ağı gibi bu su kanallarıyla birbirine bağlı. Bu ilişki, topluluğun hayat şeklini de belirlemiş. Mesela, bir ev kendi su kanalından geçen temiz suyla bulaşıklarını yıkarken diğer ev yıkamaya başlamazmış. Nedeni de, kirli su diğer evden geçip gidecek olması. Hal böyle olunca her bir evin bir işi yapmak için belli bir saati ve süresi olurmuş. Su sesinin içinde dalgalanan evlerin taştan yuvarlak köşeli tavanlarla döşeli odalarının ortasında havuzcuklar var. Bu havuzcuklar kanalların üzerine oturtulduğu için daimi bir su akışı var, bu da odaların serin olmasını sağlayan bir unsur. Ve adalet… Kurulan bu sürdürülebilir yapının güçlü bir sosyal yönü de suyun eşit şekilde dağıtılması. Eski dönemlerde sadece bu işi yapmak için görevli insanlar varmış. Suyun hangi araziden geçeceğini yönlendirenler, zamanı ölçmek için ya su saati kullanır ya da ellerindeki tespihi çevirirlermiş. Tespih kaç kez tam tur döndürüyorlarsa buna göre suyun akış yönünü diğer araziye verirlermiş. Su saatinin mekanizması ise şöyle işliyor. İçi su dolu derin bir kabın içinde yüzen altı delikli bir kap var. Belirlenen zamanın dolması için küçük kabın yavaş yavaş su aldıktan sonra dibe oturması gerekiyor. Bu zaman ölçüsüyle dağıtılan sular hem basit ve hem de yaratıcı bir yöntem olarak göze çarpıyor.

 

Kurak günlerde su ihtiyacını karşılayan, ince ışık hüzmesinin süzüldüğü Buz Evi (solda); suyun herkese adaletli dağıtılmasını sağlamak için icat edilmiş Su Saati (sağda) ve Yezd’in doğal klima sistemi Badgir’ler (alt resim)…

Doğal Klima Sistemi:

Badgir Urfa Harran’daki kümbet evlerin kubbelerine benzeyen taş depolar burada da var. Özellikleri ise bir zamanlar “Buz Evi” olarak kullanılmış olmaları. Buz evlerin bir örneğine Yezd’e yakın bir bölge olan Meybod’da rastladık. Peki, burada nasıl bir sistem kurulmuş, ona de

ğinelim kısaca. Depoların ortasında büyük bir çukur içinde biriken su, buz evinin dışındaki açık su havuzlarından besleniyor. Kış aylarında gecenin soğuğunda donan su, deponun serinliği sayesinde gündüzleri de muhafaza edilebiliyor. Depo, güneşin ışığını tepe noktasından ince bir ışık hüzmesi olarak aldığı için sabahları çukur içine biraz daha su eklenerek yine gecenin soğuğunda buzlaşan, bu şekilde üst üste biriken ve katman katman donan sular, zamanla bir buzdağı oluşturuyor. Ortamın loş ışığında “bagdir” adı verilen rüzgâr tutucuları sayesinde de içeride hava türbülansı yaratılarak temiz havanın akışı sağlanıyor ve buzdağının oturduğu çukurun dibinde açılmış delikten de eriyen su akıp gidiyor. Bu da suyun dibinde mikropların oluşmasını engelleyen bir unsur. İşte, çukur içindeki buz belli bir yüksekliğe geldiğinde de küçük parçalar halinde kırılarak evlere taşınır ve bölgedeki insanlar su ihtiyacını yaz bitimine kadar karşılarmış bir zamanlar. Biraz önce kısaca değindiğimiz rüzgâr tutucular, aynı zamanda çöl sıcağının yakıcılığına karşı icat edilmiş doğal klimalar… Rüzgâr anlamına gelen “bad” kelimesiyle, “tutmak” fiilinden türeyen “gir” sözcüğünden oluşturulan badgirler, çölün ortasındaki esintiyi yapının içine alıp havuz içinde bulunan suya çarpıyor. Bu da evlerin serin olmasını sağlayan bir nevi klima sistemi. Dünyanın en yüksek rüzgâr tutucusu ise yine bu bölgede, halka açık bir park olan Dowlatabad Bahçeleri’nde. Eskiden General Kerim Han Zand’ın kullandığı sarayın bulunduğu bahçede selvilerin gölgesinde uzanan dikdörtgen bir havuz var. Bu havuzun, sarayın içinde bulunan küçük havuzla da bağlantısı bulunuyor. İşte en yüksek badgir de bu havuzun üzerinde yükseliyor. Tam 33 metre. Küçük havuzun işlevi, odaya nem sağlayarak yukarıdan giren sıcak havanın soğumasına yardımcı olmak. Sıcak ve soğuk hava basınçlarının farkı ile içeride hava türbülansı yaratan bagdir sayesinde bina çölün ortasında her daim serin.

İnce Estetik, Hünerli Mühendislik…

Sessizlik kulelerinden Yezd’e panoramik bakıldığında beton binaların şehre yayılmış olduğunu daha açık bir şekilde görebilirsiniz fakat büyük bir alan hâlâ eski evlerin hakimiyeti altında. Biraz harap, biraz terkedilmiş olsalar da çok cazip görünüyorlar. Sarının her tonunun gözleri aldığı bu bölgede kerpiç veya saman, toprak karışımı harçtan oluşan evler yer yer tuğlalarla da örülmüş. Dar sokaklar “abbara” denilen kemerli geçitlerle ve yüksek duvarlarla birbirine labirent gibi bağlı, böylece çölün tozu kolay kolay sokakların içine giremiyor. Evlerin sade görünümü de sizi aldatmasın. İçlerine girildiğinde bambaşka bir dünya ile karşılaşıyorsunuz. Geniş avlular içindeki havuzların, vitrayların ve aynaların yansımalarından oluşan baş döndürücü bir dünya…

Bu evlerin bir başka özelliği de odaların mevsimsel döngüye uygun olarak inşa edilmiş olmaları. En yüksek sıcaklığın 45, en düşük sıcaklığın ise eksi 20 derece olduğu bu bölgede, evlerin odaları kış ve yaz aylarında güneşin geldiği açıya göre konumlandırılmış. Yezd yakınlarındaki Kashan’da bulunan Fin Garden da doğanın sert koşullarına karşı zekice geliştirilmiş sistemlerin göze çarptığı bir yer. 1560’ta tamamlanan bahçe, yine selvilerle kaplı…

Çünkü selvinin Zerdüştler için ayrı bir anlamı var. Yapraklarının daima yeşil olması ölümsüzlüğü sembolize ediyor. Parkın içinde birbirine bağlantılı havuzlar var. Tabanları çini mavisine boyandığı için adeta bir nehrin kollarını anımsatıyorlar. Bu havuzlardaki su akışının hiçbir mekanik pompa kullanılmadan sağlandığını da belirtelim. Bahçede Kashan bölgesinin zengin mimarisini yansıtan, ince oymalı mermerlerle kaplı binalar yer alıyor. Bu tarihi yapılardan birinin önünde bulunan havuz oldukça ilgi çekici.

Tabanında 100’den fazla delik var. Bu deliklerden kimi suyu dışarı püskürtüyor, kimi içeri çekiyor. Bu şekilde doğal bir su hareketi sağlanıyor havuzun yüzeyinde. Söylenen şu ki; havuzun tabanı eskiden altın ile kaplıymış, havuzdaki suyun üstüne güneş düştüğünde İran halısının desenlerini hatırlatan hareketlilik hemen önünde bulunan binanın cephesine aksedermiş. Yüzyıllar öncesinden günümüze gelen ince bir estetik ve hünerli mühendislik karşısında şaşırmamak gerçekten elde değil… Permakültürün ve sürdürülebilir yaşamın ilkeleri, geçmişin izlerinde kendini hemen her yerde gösteriyor Yezd’de. Çetin doğa koşullarının hüküm sürdüğü çöl ortamında yaşayan bölge insanı, çevrenin karakteristik özelliklerini doğayla uyum içinde kullanarak ve üzerine ince bir sanat anlayışını da katarak başarılı mühendislik çalışmaları ortaya çıkarmış. Üstelik yüzyıllar öncesinde kurulan bu sistemler günümüze kadar devam ettirilebilmiş… Enerji verimliliği, mimari ve ekoloji konularına ilgisi olanlar için sadece görülmeye değer değil; aynı zamanda örnek alınması gereken bir yer Yezd…

(*) Bu yazı Ağustos,2014 EkoIq dergisinde yayınlanmıştır.

Tarih: Mart 24, 2017 Gönderen:

Hormon Dengesi için Kundalini Yoga

Bu çalışma serisi özellikle hormon sistemine etkili olacak dengeye getirecek seriden oluşacak ve ayrıca evde yapabileceğimiz basit ama çok etkili bir nefes meditasyonu olacak. Her seansın bir masal ile açılışı olmakta. Masalın büyüsü bedenin hareketi içinde imge çalışmalarına girecek.

Aynı zamanda, seanslar sırasında yapacağımız meditasyonlar hipofiz ve epifiz bezlerini aktive edebilecek potansiyeli taşıyacak. Epifiz ve hipofiz manevi kapılara geçit veren beyindeki önemli salgı bezleridir. Kundalini yoga bu bezlerin uyarılmasında çok etkili bir araçtır, bu nedenle kundalini yoganın bir diğer ismi ‘uyanış’ yogasıdır, bilinci aydınlatandır. Epifiz bezi çam kozalağına benzer, zihnin gözü olarak da nitelendirilir.

İletişim için buraya tıklayınız.

Tarih: Mart 23, 2017 Gönderen: