Çöl, İnsan, Doğa ve Uyum: Yezd – İran

Çölün ortasında kurulmuş İran’ın kadim kenti Yezd’de ne rüzgâr başına buyruk, ne su, ne evler, ne de insanlar… Çetin koşulların hüküm sürdüğü bölgede yüzyıllar önce kurulan sürdürülebilir yaşam sistemi, doğayla nasıl uyum sağlanabileceğini günümüz insanına fısıldıyor…

Hangi çölün sesi kulaklarında bir fısıltıdır; fark ettirmeden çağırır seni? Daha fazla merak istersin gitmek için! Sonra bir an gelir, duramazsın, yola düşersin. Ne zaman varırsın çöle, merakını unutursun, kendine doğru bir katre yürümüş olursun ve tekrar hatırlarsın Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu: “Yalnızlığın kadarsın, yalnızlığın mis kokmalı!” Yanan bir tütsünün dansı gibi izlersin çölün mutlak sessizliğini, gecenin savrulan karasını. Ya ondan korkarsın, geri gider adımların ya da koşarsın ona doğru çeker seni içine, içersin yıldızların göz kırpmasını, büyülenmişçesine. Bu eşsiz manzaranın kokusu üstünde, çöl kokarsın buram buram, işte o zaman çölün anlatıcısı senin sesinde canlanır. Bir durak bulur kendine, bir varmış bir yokmuş ile başlar masalına. Ve Yezd açılır önüne…

Şehre kıt kanaat gelen su, ince hesaplar gerektiren bir planlamayla korunup “eşit” şekilde dağıtılıyor halka… Ne kışın ne de yazın susuz kalmıyor kimse. Kentin ortasından geçen nehrin sağına soluna dikilmiş selvi ağaçları yumuşatıyor bu sert kentin iklimini. Kimi zaman cılız da esse, rüzgâr başına buyruk değil burada. Mühendislerin kurduğu sistemle kulelere hapsoluyor. Hortum misali rüzgârı içine çeken yapılar, içerideki sıcak havayı da dışarıya postalıyor. Tıkır tıkır işleyen, asla bozulmayan bir sistem bu. Üstelik elektriğe olan bağımlılık oranı da “sıfır”. Çevre ile insanlığın uyumunun ne demek olduğunu lafla değil, icraatla anlatan bu şehirde güvercinlerin gübresi bile onların barınması için özel olarak inşa edilen evlerden toplanıp tarımda kullanılıyor. Gerek altyapının gerekse üstyapının estetik bir zevkle buluştuğu bu şehir, tahmin ettiğiniz gibi “Batılı” bir kent değil… Tam tersine; Doğulu. Bahsettiğimiz sürdürülebilir ve permakültürel yapı da yeni oluşturulmamış; yüzyıllar öncesine dayanıyor. Sizi daha fazla meraklandırmayalım. İran’ın kadim kenti Yezd’deyiz…

Unesco tarafından “Dünya Mirası” listesine alınan Yezd, Lut Çölü ve Büyük Tuz Çölü’nün kesişme noktasındaki vahaya kurulmuş kadim bir kent. Bu şehri öne çıkaran pek çok unsur var: Zerdüştlüğün kutsal merkezlerinden biri olması, eski İpek Yolu’nun kesiştiği yerde bulunması, zengin kültürü ve insan mozaiği, çöl koşullarının hüküm sürdüğü coğrafi yapısı… Bunlar üzerine pek çok şey yazılabilir. Ancak bizim bu yazıda üzerinde duracağımız konu, yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelen ekolojik yaşamın izleri… Yer çekim kuvvetini, rüzgârın hareketini, güneşin ısısını kullanarak ve ana malzeme olarak toprağı merkeze alarak zor doğa koşullarında sürdürülebilir bir yaşamın nasıl kurulduğuna şahitlik edeceğiz.

Su “Kanat”lanıyor

Önce “Su Müzesi”nden başlayalım… Kente yakın konumda bulunan Kaşhan’da konak mimarisine benzeyen bu ev sonradan müzeye dönüştürülmüş. Müzeyi gezdiğinizde insanların toprak seviyesinin 15-20 metre altında yaşamış olduğunu anlıyorsunuz. Çöl ortasında, rüzgârın dörtnala koştuğu bir ortamda yeşil bir vaha yaratmak için yapılar da yerel iklime göre tasarlanmış. Yeraltında sohbet odaları, bulaşık ve çamaşır yıkama odaları bulunuyor. Her bir odanın ortasına küçük havuzcuklar yerleştirilmiş. Eski evlerin çoğunda olduğu gibi burada da zeminden geçen su kanalları var. Bunlar “Kanat” denilen sistemlerle suyu evlere taşıyor… Kanat kelimesi, ilk duyduğumda uzun ve güçlü kanatlarıyla su yüklü bulut taşıyan dev kuşları hatırlatmıştı bana. Susuzluk çeken insanların yıllarca süren yağmur duasına koşan öbek öbek kuşların dünyanın öteki ucundan getirdikleri suları aşağıya boca etmesiyle halkın o andaki sevinci bir imge olarak belirmişti gözümde. Ama bu kanatlar başka elbette. Bu sistemi oluşturmak, o dönemde zahmetli bir beden gücü ve ciddi bir mekanik bilgi gerektiriyordu. Çölde, kilometrelerce uzaklıktaki kaynaklardan suyu şehre taşımak için yeraltından kanallar açmak, hem dikey olarak ve hem de yatay olarak toprağı kazmak, dik eğimli arazilerden geçen tünellerde suyun güçlü akışını yumuşatmak için yeraltına yapay şelaleler döşemek ve bu şelalelerde dönen su değirmenleri yerleştirmek kolay olmasa gerek. Yezd ve çevresinde 50 binden fazla kanat olduğu ve bazı kanatların suları 40 kilometreyi aşan kanallarla dağlardan yerleşim merkezlerine taşıdığı biliniyor. İşte Yezd’deki evler, örümcek ağı gibi bu su kanallarıyla birbirine bağlı. Bu ilişki, topluluğun hayat şeklini de belirlemiş. Mesela, bir ev kendi su kanalından geçen temiz suyla bulaşıklarını yıkarken diğer ev yıkamaya başlamazmış. Nedeni de, kirli su diğer evden geçip gidecek olması. Hal böyle olunca her bir evin bir işi yapmak için belli bir saati ve süresi olurmuş. Su sesinin içinde dalgalanan evlerin taştan yuvarlak köşeli tavanlarla döşeli odalarının ortasında havuzcuklar var. Bu havuzcuklar kanalların üzerine oturtulduğu için daimi bir su akışı var, bu da odaların serin olmasını sağlayan bir unsur. Ve adalet… Kurulan bu sürdürülebilir yapının güçlü bir sosyal yönü de suyun eşit şekilde dağıtılması. Eski dönemlerde sadece bu işi yapmak için görevli insanlar varmış. Suyun hangi araziden geçeceğini yönlendirenler, zamanı ölçmek için ya su saati kullanır ya da ellerindeki tespihi çevirirlermiş. Tespih kaç kez tam tur döndürüyorlarsa buna göre suyun akış yönünü diğer araziye verirlermiş. Su saatinin mekanizması ise şöyle işliyor. İçi su dolu derin bir kabın içinde yüzen altı delikli bir kap var. Belirlenen zamanın dolması için küçük kabın yavaş yavaş su aldıktan sonra dibe oturması gerekiyor. Bu zaman ölçüsüyle dağıtılan sular hem basit ve hem de yaratıcı bir yöntem olarak göze çarpıyor.

 

Kurak günlerde su ihtiyacını karşılayan, ince ışık hüzmesinin süzüldüğü Buz Evi (solda); suyun herkese adaletli dağıtılmasını sağlamak için icat edilmiş Su Saati (sağda) ve Yezd’in doğal klima sistemi Badgir’ler (alt resim)…

Doğal Klima Sistemi:

Badgir Urfa Harran’daki kümbet evlerin kubbelerine benzeyen taş depolar burada da var. Özellikleri ise bir zamanlar “Buz Evi” olarak kullanılmış olmaları. Buz evlerin bir örneğine Yezd’e yakın bir bölge olan Meybod’da rastladık. Peki, burada nasıl bir sistem kurulmuş, ona de

ğinelim kısaca. Depoların ortasında büyük bir çukur içinde biriken su, buz evinin dışındaki açık su havuzlarından besleniyor. Kış aylarında gecenin soğuğunda donan su, deponun serinliği sayesinde gündüzleri de muhafaza edilebiliyor. Depo, güneşin ışığını tepe noktasından ince bir ışık hüzmesi olarak aldığı için sabahları çukur içine biraz daha su eklenerek yine gecenin soğuğunda buzlaşan, bu şekilde üst üste biriken ve katman katman donan sular, zamanla bir buzdağı oluşturuyor. Ortamın loş ışığında “bagdir” adı verilen rüzgâr tutucuları sayesinde de içeride hava türbülansı yaratılarak temiz havanın akışı sağlanıyor ve buzdağının oturduğu çukurun dibinde açılmış delikten de eriyen su akıp gidiyor. Bu da suyun dibinde mikropların oluşmasını engelleyen bir unsur. İşte, çukur içindeki buz belli bir yüksekliğe geldiğinde de küçük parçalar halinde kırılarak evlere taşınır ve bölgedeki insanlar su ihtiyacını yaz bitimine kadar karşılarmış bir zamanlar. Biraz önce kısaca değindiğimiz rüzgâr tutucular, aynı zamanda çöl sıcağının yakıcılığına karşı icat edilmiş doğal klimalar… Rüzgâr anlamına gelen “bad” kelimesiyle, “tutmak” fiilinden türeyen “gir” sözcüğünden oluşturulan badgirler, çölün ortasındaki esintiyi yapının içine alıp havuz içinde bulunan suya çarpıyor. Bu da evlerin serin olmasını sağlayan bir nevi klima sistemi. Dünyanın en yüksek rüzgâr tutucusu ise yine bu bölgede, halka açık bir park olan Dowlatabad Bahçeleri’nde. Eskiden General Kerim Han Zand’ın kullandığı sarayın bulunduğu bahçede selvilerin gölgesinde uzanan dikdörtgen bir havuz var. Bu havuzun, sarayın içinde bulunan küçük havuzla da bağlantısı bulunuyor. İşte en yüksek badgir de bu havuzun üzerinde yükseliyor. Tam 33 metre. Küçük havuzun işlevi, odaya nem sağlayarak yukarıdan giren sıcak havanın soğumasına yardımcı olmak. Sıcak ve soğuk hava basınçlarının farkı ile içeride hava türbülansı yaratan bagdir sayesinde bina çölün ortasında her daim serin.

İnce Estetik, Hünerli Mühendislik…

Sessizlik kulelerinden Yezd’e panoramik bakıldığında beton binaların şehre yayılmış olduğunu daha açık bir şekilde görebilirsiniz fakat büyük bir alan hâlâ eski evlerin hakimiyeti altında. Biraz harap, biraz terkedilmiş olsalar da çok cazip görünüyorlar. Sarının her tonunun gözleri aldığı bu bölgede kerpiç veya saman, toprak karışımı harçtan oluşan evler yer yer tuğlalarla da örülmüş. Dar sokaklar “abbara” denilen kemerli geçitlerle ve yüksek duvarlarla birbirine labirent gibi bağlı, böylece çölün tozu kolay kolay sokakların içine giremiyor. Evlerin sade görünümü de sizi aldatmasın. İçlerine girildiğinde bambaşka bir dünya ile karşılaşıyorsunuz. Geniş avlular içindeki havuzların, vitrayların ve aynaların yansımalarından oluşan baş döndürücü bir dünya…

Bu evlerin bir başka özelliği de odaların mevsimsel döngüye uygun olarak inşa edilmiş olmaları. En yüksek sıcaklığın 45, en düşük sıcaklığın ise eksi 20 derece olduğu bu bölgede, evlerin odaları kış ve yaz aylarında güneşin geldiği açıya göre konumlandırılmış. Yezd yakınlarındaki Kashan’da bulunan Fin Garden da doğanın sert koşullarına karşı zekice geliştirilmiş sistemlerin göze çarptığı bir yer. 1560’ta tamamlanan bahçe, yine selvilerle kaplı…

Çünkü selvinin Zerdüştler için ayrı bir anlamı var. Yapraklarının daima yeşil olması ölümsüzlüğü sembolize ediyor. Parkın içinde birbirine bağlantılı havuzlar var. Tabanları çini mavisine boyandığı için adeta bir nehrin kollarını anımsatıyorlar. Bu havuzlardaki su akışının hiçbir mekanik pompa kullanılmadan sağlandığını da belirtelim. Bahçede Kashan bölgesinin zengin mimarisini yansıtan, ince oymalı mermerlerle kaplı binalar yer alıyor. Bu tarihi yapılardan birinin önünde bulunan havuz oldukça ilgi çekici.

Tabanında 100’den fazla delik var. Bu deliklerden kimi suyu dışarı püskürtüyor, kimi içeri çekiyor. Bu şekilde doğal bir su hareketi sağlanıyor havuzun yüzeyinde. Söylenen şu ki; havuzun tabanı eskiden altın ile kaplıymış, havuzdaki suyun üstüne güneş düştüğünde İran halısının desenlerini hatırlatan hareketlilik hemen önünde bulunan binanın cephesine aksedermiş. Yüzyıllar öncesinden günümüze gelen ince bir estetik ve hünerli mühendislik karşısında şaşırmamak gerçekten elde değil… Permakültürün ve sürdürülebilir yaşamın ilkeleri, geçmişin izlerinde kendini hemen her yerde gösteriyor Yezd’de. Çetin doğa koşullarının hüküm sürdüğü çöl ortamında yaşayan bölge insanı, çevrenin karakteristik özelliklerini doğayla uyum içinde kullanarak ve üzerine ince bir sanat anlayışını da katarak başarılı mühendislik çalışmaları ortaya çıkarmış. Üstelik yüzyıllar öncesinde kurulan bu sistemler günümüze kadar devam ettirilebilmiş… Enerji verimliliği, mimari ve ekoloji konularına ilgisi olanlar için sadece görülmeye değer değil; aynı zamanda örnek alınması gereken bir yer Yezd…

(*) Bu yazı Ağustos,2014 EkoIq dergisinde yayınlanmıştır.

Tarih: Mart 24, 2017 Gönderen:

Hormon Dengesi için Kundalini Yoga

Bu çalışma serisi özellikle hormon sistemine etkili olacak dengeye getirecek seriden oluşacak ve ayrıca evde yapabileceğimiz basit ama çok etkili bir nefes meditasyonu olacak. Her seansın bir masal ile açılışı olmakta. Masalın büyüsü bedenin hareketi içinde imge çalışmalarına girecek.

Aynı zamanda, seanslar sırasında yapacağımız meditasyonlar hipofiz ve epifiz bezlerini aktive edebilecek potansiyeli taşıyacak. Epifiz ve hipofiz manevi kapılara geçit veren beyindeki önemli salgı bezleridir. Kundalini yoga bu bezlerin uyarılmasında çok etkili bir araçtır, bu nedenle kundalini yoganın bir diğer ismi ‘uyanış’ yogasıdır, bilinci aydınlatandır. Epifiz bezi çam kozalağına benzer, zihnin gözü olarak da nitelendirilir.

İletişim için buraya tıklayınız.

Tarih: Mart 23, 2017 Gönderen:

Ağacın Hikayesinde ‘Ben’ ve ‘Doğa’ Ayrımı Yok!

Eserlerinde ağaç yontu işlerini kullanan ressam ve heykeltıraş Ayhan Tomak, doğa ile insanın birbirinden ayrı olmadığına vurgu yapıyor. Yaşamı bütüncül görme üzerine paylaşımlarını ağaçların diliyle sanatına aktaran Tomak, ağaç ile ayna tutuyor hepimize…

Yüzyıllar öncesinin masalları ve efsaneleri sürdürülebilir olmayı başarmışlar. Peki, zamanı ve mekanı ortadan kaldıran, insanlığın kültürel hafızasında daima canlı olan bu anlatıların içindeki sihir neydi ki, günümüze kadar gelebildiler? Cevaplardan biri, insana ayna tutacak hikayeleri içlerinde saklamaları olsa gerek. İlginç olan, masallarda zorda kalmış insana yardıma gelen sadece hemcinsi değildir. Ona yardımcı olan bir ağaç, bir kuş, bir taş da olabilmektedir. Dinlediklerimizde, desteğin doğadan gelmesini hiç de garipsemeyiz, çünkü çocukken “ben” ve “doğa” ayrımını yapmayız; hayatın dengesinin bütüncül bir yaşam olduğunu masal bize anlatır. Ancak büyüdüğümüzde bu masalların içinde geçen olaylar, çocukluğumuzun anılarında sıkışıp kalır ve fantastik filmlerin büyülü dünyasında geçenleri bir misafir gibi izleriz. Hele ki, günümüz dünyasında bilinçli olarak bütüncül bir yaşam içinde olduğumuzu ve hatta dokunduğumuz malzeme için “Ağaç mı, değil mi?” diye soracak kadar doğadan uzak kaldığımızı fark edemeyiz. Ancak öyle bir isim var ki, bizlere “İnsan ve doğa ayrı değil” bakış açısıyla ağaçların hikayelerini anlatıyor: Ayhan Tomak… Ressam ve heykeltıraş olan Tomak, aynı zamanda ağaç yontu işlerini de eserlerinde kullanan bir sanatçı… Sürdürülebilir sanat içinde geri dönüşümlü malzeme kullanmak, üretilen eserlerin karbon ayakizini hesaplamak veya tema olarak iklim değişikliği, aşırı tüketim gibi konuları işlemek, akla gelebilecek anahtar sözcükler olsa da Ayhan Tomak, sanatçının hayata bakış açısında öncelikle bir felsefesinin olması gerektiğinden bahsediyor. “Sanatçı hangi vizörden bakıyorsa, o bakışa uygun işleri çıkarıyor” diyor.

Doğanın Dili Bilindiğinde İşbirliği Artar

Sürdürülebilirlik kavramında, şirketlerin vizyonunu belirlemesi önceliklidir. Diyelim fastfood üreten bir işletme, “insanların sağlığına katkı sağlayacak yiyecekler üreteceğiz” kararını alırsa, bu bir vizyondur ve bunu gerçekleştirecek alt hedefler belirlenir. Ne üretileceği, nasıl üretileceği, üretim sürecinde tedarikçilerin kimler olacağı, tamamıyla bu vizyon çerçevesinde değişir. Bu kapsamda bir sanatçının ürettiği eserlerin ve bir ticari işletmenin verdiği hizmetlerin sürdürülebilirlik kavramına yaklaşım ilkelerinde benzerlikler vardır. “Doğa, insandan farklı değildir. İnsan, duyguları ile nasıl tepki veriyorsa, ihtiyaçlarını nasıl dile getiriyorsa doğa da aynı şekilde davranır.” İşte bu bilinç içselleştirilmedikçe, sürdürülebilir bir sanattan veya sürdürülebilir bir hizmetten bahsetmek pek mümkün değildir. Ağaç yontusunda da hangi türden, hangi yaştan ağaçla konuştuğunuzu bilmeniz gerekir. Yaşlı kayının hamuru yumuşaktır; sanki tevazu vardır hislerinde. Halbuki genç kayın yontulmaya öyle kolay izin vermez, serttir. Rüzgarda kalmış ağacın gerginliğini almak gerekir; tıpkı derimize sürdüğümüz krem gibi ağacın yüzeyine bezir yağı sürersek, ipeksi bir dokunuşa kavuşur. Bazen bir ağaç, bir ağaca öykünebilir. Diyelim; bir kavak ağacının yakınlarında birçok meşe ağacı varsa kavak çoğunluğa uyabilir ve onlar gibi oldukça sert olabilir. Ormanda ağacın hayatta kalma rekabeti, insan hayatının inişleri çıkışları gibidir; gökyüzüne güçlü dallarını uzatan ağacı bir sarmaşık sarıp sarmalayıp zaman içinde kurutabilir. Okul bahçesindeki ağacın gövdesine çakılmış çivilerin geriye bıraktıkları izler, o ağacın yara izleridir. Tıpkı insanın derisi gibidir, bakım yapılmazsa yara düzgün kapanmaz, bir işaret bırakır. Bu, ağacın hikayesi olur. Başka bir örnek; yamru yumru büyümüş kökler taşkınlıkla sağa sola genişleyebilir, ağacın kanserli hücreleri olabilir, bu, hikayesi olur. Bir ağacın gövdesinin bir tarafına Karadeniz rüzgarı vurmuştur, lifleri gergindir; diğer tarafı daha yumuşak rüzgarlar almıştır, iki yüzün lifleri aynı değildir. Bu, ağacın hikayesi olur. Sanayi ağacı ile orman ağacının dili farklıdır.

Ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Yaşamak” adlı şiiri akla gelir:

“Kimi eskidiği için yaşar /Kimi yaşadıkça eskir /Ne tohumda keramet, Ne toprakta, Ne de başakta /Marifet yaşamakta”

Endüstriyel ağaçlar, zamanı geldiği vakit kesilir, ama ormanda hür büyüyen ağaçlar yaşadıkça eskir, hikayeler biriktirir. Ağacın nasıl bir yaşam serüveni geçirdiğini anlamak bir inceliktir. Bu incelik, yaşamın birbirine bağlı bütünsel ilişkiler ağı içinde olduğunu idrak edebilen bir anlayış oluşturur ki, doğaya hükmedici değil, doğanın diliyle konuşan bir algıyı şekillendirir. Bu algı da bütünü görme biçimini geliştirir. Çölde buz pisti yapıldığını farz edelim… Maliyetli bir iştir ve bu tercih, çölün doğasına uyum göstermeyen bir çalışmadır; gün olur ki sürpriz bir aksaklıkla bir anda tesis çökebilir. Yerelin özelliklerine uyumlu yaratıcı tasarımlar ise ancak ani değişikliklerde esneklik ve direnç gösterir. Örneğin ağaçlar, Eylül ayında uykuya girerler ve özsuları çekilir, canlı değildirler. Ne zaman Şubat gelir, canlanmaya başlarlar. Yazın en çok su ile doldukları zamandır, işte o zaman ağaçları kesmemek gerekir, canlıdırlar ve damarlarında özsuları olduğu için ağacı istenildiği gibi yontmak da zordur. Yanlış zamanda kesilen ağaçları kurutmak için buharla veya ilaçlarla yıkama gibi birçok maliyetli işlemden geçirmek gerekir. Doğanın dili bilindiği zaman işbirliği artar, gerilim de, maliyet de azalır.

Atölyeler Düzenliyor

Doğanın dilini çok iyi bilen Ayhan Tomak da haftanın bazı günlerinde bir orman köyünde köylülerle beraber ortak bir yaşam geçiriyor ve köylülerin doğa ile iletişimlerini gözlemleyerek sanatına yansıtıyor. Ihlamur, meşe, kayın, kızılağaç, zeytin gibi ağaçları kullanıyor. Ayrıca, ahşap yontusu üzerine atölye çalışmaları düzenliyor. Bu atölyelere bilgisayar programcısı, muhasebeci, avukat, iç mimar gibi çok farklı meslek gruplarından kişiler katılıyor. Katılımcıların ilgi alanına göre ağaçların desen, damar yolları ve dokularını tanıma, ortam ve malzemenin nemi, iç mekan ışık açıları gibi teknik detayları da içine alan konular işleniyor. Tomak’ın çalışmalarının ana hedeflerinden biri, doğanın ritmini ve uyumunu malzemesine geçirmek. Örneğin; Anadolu masallarında geçen “Şahmaran” çalışmasında, ağaç parçaları olarak meşenin, genç kayının ve yaşlı kayının birbirine geçişlerini sağlayarak kıvrımlı bir figür oluşturur ve gövdesindeki kurtçukların bıraktığı izlerden esinlenerek bu izleri devam ettiren yontularla hikayesini tamamlar. Bir başka örnekte; ağaç bir masanın masa kenarları, akışkan ve kıvrımlı bir dalgalanma yapar; lifler ve ağaç parçaları uyum içinde birbirine kaynamıştır. Fonksiyonel tasarım çalışmalarında, ağaç yontusunun estetiği içine yerleştirilen aynalar, duvarda aynanın kendisini de fark ettirir, halbuki normalde aynaya ayna olduğu için bakmayız. “Hayat Ağacı” çalışmalarında ise henüz suyunu atmamış genç ağaçları kullanır ve eser tamamlanmış olsa da nemini atıp bir dengeye gelinceye kadar hareketliliğini sürdürür, simgesel olarak da hayatın canlılık olduğunu ifade eder. Doğa ve bizler; aynı güneşi, aynı toprağı, aynı suyu, aynı havayı soluyoruz, benzer özelliklerimiz var ve kocaman bir ağın ayrılmaz parçalarıyız, birbirimizi etkiliyoruz. Ayhan Tomak da bir sanatçı olarak yaşamı bütüncül görme üzerine paylaşımlarını ağaçların diliyle sanatına aktarıyor ve bizlere ağaç ile ayna tutuyor.

(*) Bu röportaj 1 Mayıs 2015’te EkoIq dergisinde yayınlanmıştır.

Tarih: Mart 20, 2017 Gönderen: