Dağda bir münzevi gibi yaşasaydık, Korona virüsü hayatımızın merkezinde olmayacaktı, hatta bu virüsün varlığını bilmeyecektik bile!

Sokakta yanımızdan geçen birinin yaşamımıza bu kadar ciddi risk yaratabileceği aklımızın ucundan geçer miydi? Şu an sadece kendimizin değil başkalarının sağlığını düşünmenin sorumluluğu içindeyiz.

Bu yüzden de herkese fiziki mesafeler koymak zorunluluğu getirildi! Bu mesafeleri koymamız bize ne kadar vurgulanıyorsa, dikkatimiz bir o kadar oraya çekiliyor, enerjimiz o noktaya yönlendiriliyor, yoga da prana ile adlandırılır, nefes ve dikkatin beraber olduğu bir farkındalık hali. Acaba bu virüs bize özel bir farkındalık mı göstermek istiyor? Dünya’da yaşanan sıkıntıları uzaktan izleme olanakları ölçüsünde kendimizle olaylar arasına çoktandır görünmez mesafeler koymadık mı? Bu mesafeleri başka bir bakış açısıyla tekrar düşünmemizin zamanı geldiği hatırlatılıyor olabilir mi?

Duygusal donukluk, duygusal hissizleşme uzaklaşmanın getirdiği sonuçlardan biri! Bizden uzakta olana empati kurmamız kolay değil! Mesela, son birkaç yılın İstanbul’unun yeni yüzünde beliren site yaşamlarını ele alalım, çoğunlukla gecekondu bölgelerinin arasında inşa edilmiş olan gökyüzüne doğru uzayan görece konforlu bloklarda yaşayanlar, kendi bölgelerinde yoksulluk içindeki hayatlara ne kadar dokunabildi? Aynı caddeleri, aynı metroları paylaştığımız, yanımızdan geçip giden bu hayatların bizim hayatımızla nasıl bir bağlantısı olabilir ki, hatta nasıl bize etki edebilir ki ?  Sadece birkaç saniyelik göz göze gelme dışında….Korona virüsü bunun tam tersi olacağını hem de hayati tehlike riskiyle etki yapabileceğini gösterdi.

Derinden düşündüğümüzde bu yaşananlar hepimizin gizli bağlarla birbirine bağlı olduğumuzu, ilişkilerimizi tekrar gözden geçirmeye davet edildiğimizi, birbirimize sadece sevdiklerimiz ve yaptığımız iş çerçevesinde sorumlu olmadığımızı hatırlatıyor gibi..

Günlük yevmiye ile geçinen veya küçük işletmelerde kıt kanaat çalışan kesimin Korona günlerinde ekonomik açıdan en fazla kırılgan olduğu aşikar! İşten çıkarılmaları duyuyoruz, hayat hemen hemen durmuş durumda, yoksulluklarına derman olsun diye mahallesindeki muhtarlara koşanların sayıları hızla artmakta. Şu zamanda kendimizi evlere kapatarak dışarıdan izole ediyor olabiliriz, ama diğer yandan izole olmuş başka evlerde maddi sıkıntıdan dolayı bir çok dramatik hikayelerin yaşandığı bir gerçek, bu gerçeklikten de kendimizi izole mi etmeliyiz?

Muhtarlar yaşadığımız bölgeyi çok iyi bilen resmi organlar, bir alternatif olarak bu zamanda muhtarlarla görüşerek ihtiyacı olanlara  yardım etmek mümkün. Bütçemiz ölçüsünde nakdi yardım ile veya marketlerden alışveriş çekleri alıp ihtiyaç sahiplerine muhtarlar aracılığı ile ulaştırabiliriz ve böylece yemeğimizin bir parçasını paylaşabiliriz.

Bu niyetleri sadece ve sadece iyilikseverlik olarak değerlendirmek kısıtlı bir görüş olarak kalabilir, aynı gemideyiz, sadece kendimizi ve sevdiklerimizi düşünmek yeni Dünya düzeninde yeterli olamayacak, bana dokunmaz dediğimiz her an her türlü riskle kapımıza gelebilir! Gelecek kaygısı ve belirsizlik bize huzursuzluk veriyor olabilir ama kaygımızın içinde aşırı kaybolarak şu an bizden beklenen yardımı esirgersek ve kulağımızı kaparsak, zamanında yapmadıklarımızın olumsuz etkileri daha çok katlanarak bize gelebilir.

Küçük ölçekte kendi çevremizde değişimi başlatabiliriz, bunu da zorunluluktan değil, kalpten duyarak başkasını düşünerek harekete geçmenin kendimizi de düşünmek olduğunu hissederek, armağan ekonomisi içinde yaşadığımız gezegende olumlu bir değişime doğru bir ışık yakmış olabiliriz. Birbirimizin ışığını yakarak da ışıklarımızı çoğaltabiliriz.

Korona günleri nedeniyle topluma destek olmak amaçlı birçok üniversitenin online olarak kütüphanelerini halka açması, çoğu dergilerin, sanat merkezlerinin yayınlarını, filmlerini, sergilerini ücretsiz dijital olarak paylaşması, birçok eğitim ve etkinliklerin gönüllü olarak canlı yayınlar ile verilmeye başlanması gibi örnekleri görebiliyoruz.

Mümkün olabilsin ki bu zorlu günler geçtikten sonra da sosyal dayanışmayı yaygın örnekleri ile devam ettirebilelim ve şükran hisleriyle armağanları verebilelim. Diğer taraftan, armağan yoluyla aldıklarımızı da kendimizde dönüştürüp çevremize geri verebilmeyi ihmal etmeyelim ancak bu şekilde aramızdaki o görünmez bağlardan akan akış tıkanmadan gürül gürül akabilir olur..

Kendi ölçümüzde alış ve verişin dengesini kurmak evrensel bir ihtiyaç!

Charles Eisenstein’in ‘Kutsal Ekonomi’ kitabından bir alıntıyla kapatalım:

“Armağan zihniyetine adım atarken bırakın duygularınız yönlendirsin sizi. Verdikleriniz bir erdem standardına ulaşma çabasından değil, minnetten doğsun. Belki de ilk adımlarınız küçük olacaktır: fazladan bir şey eklemek, herhangi bir ödül gündeminiz olmadan küçük iyilikler yapmak. Bir işletmeniz varsa, küçük bir parçasını armağan modeline çevirebilirsiniz belki. Hangi adımları atarsanız atın, geleceğin ekonomisine hazırlanmakta olduğunuzu bilin.”

 

(*) Bu video’nun alt yazı seçeneklerinde Türkçe alt yazı da bulunuyor.

Bana Kimse Yaklaşmasın!

Yazı dolaşımı


Bana Kimse Yaklaşmasın!” için bir yorum

  1. Ne müthiş içgörüş açıcı bir yazı olmuş. Yüreğine ve içindekilere sağlık🙏🥰✨✨

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir